İklim değişikliği: insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehdit
İngiltere Hükümeti’nce yayınlanan Stern Raporu’na göre iklim değişikliği ciddi global tehlikeler içermektedir ve hızlı bir şekilde global aksiyon alınmasını gerektirmektedir.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin son raporuna göre 1906–2005 yılları arasında yeryüzünün ortalama sıcaklığı 0,74ºC artmıştır.
Sera etkisi
Gündüz enerjinin %70’i atmosferden geçer. Geri kalan %30 tutulur veya bulutlar tarafından yansıtılır. Yeryüzüne ulaşan daha çok görünmeyen ışık demetleridir. Işık yeryüzünde korunur ve ısıya dönüşür. Bu ısı daha sonra uzaya termal kızılötesi radyasyon şeklinde gönderilir. Bu ısının bir kısmı atmosferden geçemez fakat karbondioksit (CO2) ve metan gibi sera gazları tarafından tutulur. Isı radyasyonu (termal radyasyon), gaz moleküllerinin enerji ile titreşim yaratmasına neden olur. Bu süreç enerjinin salımının ısı radyasyonu olarak geri emilimi ile devam eder. Bu şekilde atmosfer bir süreliğine dünyanın güneşten aldığı enerjinin bir kısmını muhafaza eder. Buna sera etkisi denir.
Sera etkisi yerkabuğundan yayılan ısıyı koruyan doğal bir mekanizmadır.
Güncel koşullarda dünyanın ortalama sıcaklığı 14ºC derecedir (57ºF). Sera etkisi olmasaydı, ortalama sıcaklık
-19ºC olurdu (-2ºF). Sera etkisini yaratan yeryüzündeki çeşitli gazlardır. En önemli sera gazları CO2, metan, diazot monoksit ve kloro floro karbon gazlarıdır. Bu gazlar, atmosferde tutulan ısı miktarını belirlemede, uzun süreli gazlar bazında toplamda %97’den daha fazla etkiye sahiptir. Sera gazlarının atmosferdeki bileşenleri- özellikle CO2 - ve bu gazların iklime olan etkisi yoğun olarak tartışılmaktadır. Bu gazların atmosferdeki oranı 250 yıldan beri yükselmekle beraber artışın son elli yılda hızlandığı görülmektedir.
Günümüzde atmosferdeki CO2 oranı 385 ppm’dir.
Sanayileşmeden önce bu oran 280 ppm (ppm=milyonda partikül) civarındaydı. Antarktika’dan alınan bir buz parçasındaki bileşenler incelenmiş olup CO2 miktarının son 650.000 yıldaki en yüksek seviyede olduğu tespit edilmiştir. Kısacası sera etkisi giderek daha da güçlenmekte ve yeryüzü giderek daha fazla ısınmaktadır. Isı artışı karalarda denizlere oranla daha fazladır ve bu nedenle kuzey yarımkürede daha etkilidir. Sıcak hava dalgalarının ve şiddetli sağanak yağmurların görülmesinde de bir artış söz konusudur. Okyanuslardaki su seviyesi yükselirken, kutuplardaki ve dağların tepelerindeki buzlar erimeye başlamıştır. Bütün bunlar küresel ısınmanın doğal etkileridir.
Stern Raporu’na göre CO2 oranının 550 ppm seviyesine 2035 yılında ulaşması yüksek bir olasılıktır. Bu seviyede global ısınmanın 2°C’ı aşma riski ise %77’dir. Global aksiyon alınmaması durumunda atmosferdeki sera gazları seviyesinin yüzyılın sonuna kadar üç katını aşması söz konusu olabilecektir. Böylesi bir durum önümüzdeki onyıllarda global ısınmanın 5°C’ı aşma olasılığını %50 olarak ortaya çıkarmaktadır.
Böylesi bir değişim dünyanın fiziki coğrafyasını değiştirecektir. Fiziki coğrafyada meydan gelecek radikal bir değişim ise insan coğrafyasını da ciddi oranda değiştirecek, insanların yaşamlarını sürdürme biçimlerinde temel değişikliklere yol açabilecektir.
İklim değişikliğine yönelik global adımlar
Dünya genelinde bir çevre bilincinin ortaya çıkması ve çevresel bozulmanın canlı yaşamı üzerinde ciddi tehditler oluşturmaya başladığının anlaşılmasıyla birlikte, özellikle uluslararası alanda önemli adımlar atılmaya başlanmıştır.
Bu sürecin ilk adımını 1988 yılında BM Çevre Programı ve Dünya Meteoroloji Örgütü’nün desteğiyle kurulan “Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)” oluşturmaktadır. IPCC, insan kaynaklı iklim değişikliği riskinin anlaşılması konusuna ilişkin bilimsel, teknik ve sosyo-ekonomik bilgilerin değerlendirilmesini misyon olarak benimsemiştir.
Küresel ısınmanın, ciddi sonuçlar doğuracağının anlaşılması ve bu ısınmanın büyük ölçüde insanoğlunun faaliyetleri sonucu oluştuğunun ortaya çıkması üzerine BM öncülüğünde hükümetler önlemler alınması konusunda harekete geçme ihtiyacı hissetmişlerdir.
Bu bağlamda, 1992 yılında toplanan Rio Zirvesi’yle önemli bir adım atılmış ve “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)” imzaya açılmıştır. Rio Zirvesi özellikle gelişmiş ülkelerin ciddi önlemler alması konusunun gündeme getirilmesi anlamında önemli bir adım olmuştur.
1997’de Kyoto’da bir araya gelen BM ülkeleri tarafından kabul edilen 16 Şubat 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ülkelere daha spesifik yükümlülükler getiren ve hedeflere varmak için bazı mekanizmalar öneren bağlayıcı bir belgedir. Kyoto Protokolü’nün en önemli maddesi, Ek I’ dahil olan ülkelerin sera gazı salımlarını, 2008–2012 yılı bütçe döneminde, 1990 seviyesinin %5 altına indirmeleri yönündeki düzenlemedir. Belirtilen bu hedef, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi bağlamında, iklim değişikliğini önlemeye yönelik, atılan ilk esaslı adımdır.
2009 Kopenhag İklim Konferansı’na doğru
IPCC, 7–18 Aralık 2009 tarihinde Kopenhag’da 192 ülkenin katılımıyla toplanacaktır. Konferansın amacı, 1992 BM Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda kabul edilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin kapsamını genişletmek ve iklim değişikliklerinden kaynaklanan problemlere çözüm üretmektir. Kopenhag’da imzalanacak olan anlaşmaya, özellikle gelişmiş devletlerin sıkı sıkıya bağlı kalmaları ve çevreye yaydıkları sera gazı miktarını 2020 yılına kadar azaltmaları beklenmektedir. Burada en önemli etken, sera gazı miktarını azaltmak için yapılacak faaliyetler ve bu faaliyetlerin nasıl finanse edileceğidir.
Türkiye’nin global iklim değişikliği politikası
Türkiye, 1992 Rio Zirvesi’nden beri, prensip olarak salım oranlarının azaltılması fikrini desteklediğini belirtmiştir. Türkiye OECD üyesi olduğu için hem sera gazı salımlarını azaltmada birinci derecede sorumlu olacak Ek I ülkeleri grubuna, hem de azgelişmiş ülkelerin salımlarının azaltılması için finansal ve teknik destek sağlayacak Ek II ülkeleri grubuna dahil edilmiştir.
Türkiye’nin UNFCCC karşısındaki duruşu, Rio’dan Kyoto’ya kadarki dönem olan 1992–1997 ile 1997 sonrası dönemleri için farklılık göstermektedir.
Kyoto’ya kadar Türkiye’nin genel politikası, her iki ekten de çıkartılması ve/veya ülkenin özel şartlarının hesaba katılması durumunda UNFCCC’ye taraf olunması yönündedir. 1997 yılı sonrasında ise Türkiye UNFCCC’ye dahil olmanın somut yollarını araştıran daha ılımlı bir politika izlemeye başlamıştır. Kasım 2000’de Lahey’de toplanan konferansta Türkiye Ek II’den çıkarılması durumunda Ek I ülkesi olarak UNFCCC’ye taraf olabileceğini deklare etmiştir. Lahey Konferansı’nda alınan karara bağlı olarak, 2001 Marakeş Konferansı’nda Türkiye’nin Ek II’den çıkartılması kabul edilmiştir. Marakeş’te alınan karar ile Türkiye, gelişme yolundaki ülkelere teknik ve mali yardım yapma yükümlülüğünden kurtulmuş, diğer yükümlülükler için de ülkemizin kendisine özgü koşullarının tanınması tavsiye edilmiştir.
AB’ye tam üyelik yolunda adımlar atmakta olan Türkiye, 2005 yılında yenilenebilir enerji ve 2007 yılında enerji verimliği yasalarını çıkarmış ve uygulamaya koymuştur. Şubat 2009’da ise Türkiye'nin, Kyoto Protokolü’ne katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun tasarısı, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaşmış; Mayıs ayında Türkiye’nin protokole taraf olmasına yönelik Bakanlar Kurulu kararı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye hali hazırda devam etmekte olan 2008–2012 yılları arasındaki dönem için emisyon indirimine tabi değildir.
Kyoto Protokolü’ne 2012–2020 döneminde “ulaşım, havacılık, denizcilik, alüminyum, petro-kimya” gibi sektörlerinde dahil olması beklenmektedir. 2012–2020 yıllarını kapsayacak yeni dönemde sera gazı artışının belirli bir seviyede tutulabilmesi için sera gazı salımında %20 azalma hedeflenmektedir. Aralık 2009’da Kopenhag’da 2012 sonrası izlenecek yaklaşım ve politikalar görüşülecek ve Türkiye, Aksiyon Planını sunulacaktır. Bu toplantı Türk sanayi ve finans sektörü için de kritik önem taşımaktadır.
TSKB, Türkiye Aksiyon Planı’nın hazırlık sürecinde proaktif olarak yer almıştır. İlgili taraflar ile gerçekleştirilen istişarelerde iş dünyasını yakından ilgilendirecek karbon/çevre vergisi gibi yeni düzenlemeler ile endüstriyel faaliyetlere getirilebilecek olası yeni kısıtlamalar hakkındaki görüş paylaşılmıştır.
Türkiye, emisyon envanteri hazırlama aşamasındadır.
Kyoto Protokolü’ne taraf olan Türkiye’nin önümüzdeki süreçte siyasi, sanayi ve kurumlar düzeyinde gerekli hazırlıkları yapması ve emisyon envanterini hazırlaması gerekmektedir. Kyoto Protokolü’nün iklim değişikliğiyle mücadele için getireceği yükümlülükler önemli ölçüde bir bürokratik rejim değişikliğini gerektirmektedir. Diğer taraftan emisyon envanterlerinin düzenli ve güvenilir biçimde hazırlanması ve sunulması büyük önem taşımaktadır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için Türkiye emisyon kayıt sisteminin kurulması gerekmektedir.
Enerji, ulaşım ve atık yönetimi gibi alanlar büyük bir değişime adaydır.
Türkiye’de yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, ulaşımda toplu taşımacılık ve sürdürülebilir atık yönetimi gibi alanlarda önümüzdeki yıllarda ciddi adımlar atılmak zorundadır.
Türkiye’de ulaşımın %95’inden fazlası karayolu ile yapılmaktadır. Sivil hava taşımacılığı ise 4–5 yıl içinde büyük oranda artmıştır. Tüm bunlar CO2 salımını olumsuz yönde etkilen unsurlar olup bireysel ve havayoluyla ulaşım gibi sektörlerden demiryolu gibi toplu ulaşım alanlarına geçişin gündeme gelmesi gerekmektedir. Atık yönetimi kamu ve özel kesimde düzenlenmesi ve organize edilmesi gereken çok ciddi bir sorun konumundadır.